Eurosport

Siyahi öncü: Althea Gibson

Siyahi öncü: Althea Gibson

08/07/2019 @ 12:32Güncellendi 08/07/2019 @ 12:45

Tenis tarihinin en önemli figürlerinden biri olan Althea Gibson’un bir pamuk çiftliğinde başlayıp Wimbledon’a uzanan hayat öyküsünü Eurosport Türkiye ekibinden Mustafa Kavgacı kaleme aldı.

Küçük kız çocuğu, yemyeşil kortun her yanına ayak basıyor. Rakibi, kariyerinin güzel günlerini çok uzaklarda bırakmış olan eski bir süper yıldız. Bembeyaz kıyafetler içinde iki siyahi tenisçi, bir zamanlar sadece beyazlara hak görülen oyunu oynuyorlar. Bugün yaşadıkları tüm duygular için tenis topunu ırk bariyerlerinin üzerinden aşırtan bir isme minnet borçlular. O isim: Althea Gibson…

15 yaşındaki Cori Gauff, 39 yaşındaki Venüs Williams’ı Wimbledon’ın ilk turunda yenerken Althea Gibson’un ruhu Wimbledon semalarında görülse, muhtemelen yüzündeki gülümseme gözleri kamaştırır ve bulaşıcı bir etkiyle kortların her bir yanına yayılırdı. Nostaljinin de etkisi olur elbette, nitekim kendi şampiyonluklarını da hatırlayarak, “Eskiden fırtınalar estirirdim!” deyip kendi kendine böbürlenebilir. Hakkıdır da… Ancak onu asıl mutlu edecek olan şey, iki siyahi tenisçinin o kortta karşılıklı mücadele etmeleri olurdu. Ne de olsa o kapıdan ilk olarak o girmişti.

Tenis kortunda siyahi bir kız

Okulu sevmeyen bir çocuktan, Wimbledon şampiyonluğuna uzanan bir yol. Cümle böyle kuruldu diye, her okulu sevmeyen çocuğun Wimbledon’da raket kıracağı, Roland Garros’ta tozun toprağın içinde yuvarlanacağı ya da Amerika Açık’ta hakemle dalaşacağı gelmesin akıllara. Bunlar yetenek işi, azim işi… Neyse ki bu iki unsur da Althea’nın bünyesinde toplanmıştı. Ancak bir üçüncü unsur daha var: Şans. Althea’nın şansı 1930 yılında henüz üç yaşındayken ailesinin South Carolina’daki bir pamuk çiftliğinden New York’a göçmesiyle dönmüştü.

İçi içine sığmayan bir çocuk olan Althea’yı ailesi sokaktan alıp eve sokamıyordu. Sert mizaçlı babasının ve ayak altında dolaşan küçük kardeşlerinin bunda payı yüksekti. Okulu da çok kısıtlayıcı ve sıkıcı bulduğundan özgür ruhu sokaklara taşıyordu. O dönemlerde devlet kurumlarının kentteki hayatı düzenlemek için bazı uygulamaları vardı. Bunlardan biri de çocuklara yönelikti. Mahallelerde spor alanları kuruluyor, çocuklar enerjisini atsın diye bu alanlara salınıyordu. Bu uygulama, Althea için müthiş bir nimetti. Sabahtan akşama kadar türlü sporları deniyor, hepsinde de önüne geleni deviriyordu. Hayatını değiştirecek olan spor ise tenisti.

Althea Gibson

1942 yazında, Althea ilk kez bir tenis turnuvasına katıldı. O dönemlerde siyahların beyazlarla aynı şampiyonalarda yarışamadığı aklımızın bir köşesinde bulunsun. Dolayısıyla Althea, sadece kısıtlı bir alanda tenis oynayabiliyordu. Kırklı yıllar boyunca eyalet şampiyonalarında birçok başarı elde etmesine rağmen, bugün Amerika Açık olarak bildiğimiz ulusal şampiyonaya katılmasına izin verilmiyordu. Ancak bir gün eski şampiyonlardan Alice Marble, bir tenis dergisine yazdığı açık mektupta Althea’nın ulusal şampiyonaya çağrılması gerektiğini yazdı ve bu destek işe yaradı.

“Daha önce hiçbir zenci, kadın ya da erkek, bu kortlara ayak basmadı.”

Althea korta çıktığında bir gazeteci köşesinde böyle yazmıştı. Her ne kadar şampiyonanın ikinci turunda elense de siyahi bir tenisçi olarak Althea’nın ulusal şampiyonada boy göstermesi çok büyük bir yankı oluşturmuştu.

Yıldızlara ulaşmak

“Tüm müthiş rüyalar bir hayalperestle başlar. Her zaman hatırlayın, dünyayı değiştirmek için sizi yıldızlara ulaştıracak kuvvet, sabır ve tutkuya sahipsiniz.”

Amerikan İç Savaşı yıllarının kölelik karşıtı eylemcilerinden Harriet Tubman’ın bu sözleri Althea’nın kulaklarında çınlamış mıdır, bilmiyorum. Ancak o, yıldızlara ulaşmak için her şeye sahipti. Kuvvetliydi, rakip tanımıyordu. Sabırlıydı, yıllarca uluslararası turnuvalarda yarışacağı günü beklemişti. Tutkuluydu, en iyisini başarabileceğine inanıyordu.

Althea Gibson

1956 yılında, Roland Garros’un çöl kortlarında başarıya susamış bir tenisçi mücadele ediyordu. Teker teker turları geçerken, yarı finalde karşısına tanıdık biri çıktı. Hem arkadaşı hem de çiftler müsabakalarındaki eşi olan, Angela Buxton. Fakat arkadaşlık da bir yere kadardı. Althea, Buxton’la vedalaşıp finale doğru yol aldı. Finalde de bir önceki yılın şampiyonu Angela Mortimer’ı yenerek tarihte bir Grand Slam kazanan ilk siyahi tenisçi oluyordu. Althea, Roland Garros zaferinin ardından elbette çok mutluydu ama en parlak yıldız hâlâ önündeydi ve üzerinde en afili fontlarla “Wimbledon” yazıyordu.

Althea, 1957’ye gelindiğinde Wimbledon’ı gözüne kestirmişti. Hatta, Wimbledon’a hazırlanmak için öncesinde düzenlenen Roland Garros’a dahi katılmamıştı. “Toprak kort oyun stilime uymuyor.” diyerek bahane üretmişti, sanki bir yıl önce aksini ispat etmemiş gibi. Zafere giden yolda her şey mübahtı. Althea, formunun zirvesindeydi. Öyle ki, finale kadar rakiplerine set dahi vermeden gelmişti. “Sıcak ve durgun havalarda en iyi vuruşlarınızı ortaya çıkarmanızı sağlayan bir şey var.” Böyle diyordu Althea ve kendi açısından haklı da çıkıyordu. Finaldeki rakibi Darlene Hard’a set vermeyerek maçı kazanıyor ve yıldızlara dokunuyordu.

“Wilmington, North Carolina’da şehir merkezine giden otobüsün siyahlara ayrılan bölümünde seyahat ettirilmekle, İngiltere Kraliçesi’nin elini sıkmak arasında uzun bir yol vardı.”

Althea Gibson ve Kraliçe Elizabeth

Althea başarmıştı. En tepedeydi artık. Bir yıl sonra aynı başarıyı tekrar edecek ve Wimbledon’da yine gülümseyen pozlar verecekti. Aynı yıl kariyerini sonlandırırken evinde beş tane Grand Slam kupası bulunuyordu. Diğer taraftan, yine onun deyimiyle kupalar karın doyurmuyordu. Hâlâ profesyonelliğin olmadığı bu dönemde Grand Slam’lerde dahi para ödülü bulunmuyordu. O da kâh gösteri maçları yaparak kâh profesyonel golf oynayarak hayatına devam etmeye çalıştı. Hatta emekliliğinin hemen ardından 1959 yılında “Althea Gibson Sings” adında bir de albüm kaydetti.

Sonraki dönemde televizyon programlarında ve devlet kurumlarında çeşitli görevler de alan Althea, doksanların ortalarına gelindiğinde büyük bir çıkmazın içine girmişti. Artık yaşlanmıştı ve sağlık sorunları birikimlerini eritmişti. Yaşadığı evlilikler yolunda gitmemiş, sağlık sorunları ve maddi yetersizlik canına tak etmişti. Bir gün eski dostlarından biri olan Angela Buxton’ı aradı:

“Berbat bir haldeyim, dayanamıyorum. Hoşça kal demek için aradım. Faturalar dağ gibi birikti. Ne yapacağımı bilmiyorum. Bir kazancım yok. İlaçlarım için para yok. Korkunç hissediyorum. Buna daha fazla devam edemiyorum. İntihar edeceğim.”

Althea, para kabul etmezdi. Çok gururluydu. Bu durumda ne yapılabilirdi ki? Angela, Althea’yı teskin edip ona söylemeden bir çözüm düşündü. Yakın zamanda gerçekleşecek olan, şimdilerde Miami Açık olarak bildiğimiz The Lipton Tenis Turnuvası’na gidecekti. Açılış öncesinde verilen akşam yemeğinde sahneye çıktı ve tenis dünyasından yardım istedi. Bu çağrı yanıt buldu ve en azından Althea, 2003 yılında hayata veda edene kadar onun yaralarına merhem oldu.

Althea Gibson… O; sporun en nadir, en değerli taşlarından biri. Hem sosyolojik bir kırılımın öncüsü olmasıyla hem de kortlardaki efsanevi performanslarıyla yirminci yüzyılın gerdanında ihtişamla parıldıyor. Ondan kalan miras, her dönüp bakanın gözünü kamaştırıyor.