Eurosport

Son 400 metre: Gabriela Andersen-Schiess

Son 400 metre: Gabriela Andersen-Schiess

16/10/2019 @ 17:15

1984 Los Angeles Olimpiyatları’nda, izleyicilere olimpiyat tarihinin en unutulmaz anlarından birini yaşatan İsviçreli maratoncu Gabriela Andersen-Schiess’ın hikâyesini Eurosport Türkiye ekibinden Mustafa Kavgacı yazdı.

En unutulmaz maraton finişlerinden biri… Gabriela Andersen-Schiess’ın ismi nerede geçse peşinden bu cümle geliyor. Ona aşina olmayanlar bu cümlenin, müthiş bir çekişme içinde geçen, son metrelere kadar heyecanın dorukta seyrettiği, madalya sahibinin santimetrelerle belirlendiği bir mücadeleye dair olduğunu düşünebilir. Ama yanılmış olurlar.

Olsun, insan bu: “Beşer şaşar”…

Gabriela’nın serüveninde kollarını açarak dünyanın en iyisi olduğunu haykırdığı bir sahne yok. Ancak insanın kendi sınırlarını yıkışını tüm dünyanın gözleri önünde sergilediği sahne hafızalara kazınmış durumda.

Gabriela Andersen-Schiess

Cesaret, kararlılık, dayanıklılık… Bunlar alelade kelimeler değil. Onun hikayesinin son 400 metresi bu kelimelerle bezeli.

İstikamet “Yeni Dünya”

Gabriela, 18 yaşında bir genç kız olarak tası tarağı toplayıp İsviçre’nin Zürih şehrinden ABD’ye doğru yola çıktığında sene 1963’tü. O sene; Leonardo Da Vinci’nin Mona Lisa’sı ABD’de ilk kez Washington’da görücüye çıkmış, meşhur Alcatraz hapishanesi kapatılmış ve ABD başkanı John F. Kennedy Dallas’ta uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetmişti.

Gabriela’nın istikameti ise biraz farklı bir yöne doğruydu. O, çılgın kalabalıktan uzakta, Idaho eyaletinin Sun Valley şehrinde kayak eğitmenliği yapmaya başlamıştı. Buradaki hayata alışırken yeni dünyanın insanlarına da uyum sağlamaya başladı. Aralarından bir tanesiyle uyumları üst düzeyde olacak ki, vakit kaybetmeden evlendiler. Yeni ülke, yeni eş derken bir de yeni spor dalına ilgi duymakta ne zarar olabilirdi ki?

Gabriela’nın kısa mesafe koşularına kendini kaptırması yetmişli yılların başına denk geliyor. O yıllarda, memleketi İsviçre’de 1500 ve 3000 metrede pek başarılı olan Gabriela, yetmişlerin sonuna doğru maratonda da şansını deneyecekti. Hatta 1983’te ABD’de düzenlenen Twin Cities ve California International maratonlarını kazanıveriyordu. Elde ettiği derece aynı zamanda İsviçre rekoruydu. Zaman akıp geçiyor ve en nihayetinde, ajanslara bir haber düşüyordu: “Olimpiyatlarda ilk kez kadınlar maratonu koşulacak!”

Evet, doğru... Kadınlar, 1984 Los Angeles Olimpiyatları’ndan evvel olimpiyatlarda maraton koşamıyordu. Altmışların sonundan itibaren dünyanın her yerinde artık kadınlar maraton koşarken olimpiyatlarda cinsiyet bariyerinin aşılması biraz zaman almıştı. Ta ki, 1984’e kadar…

Engelleri aşmak

Bariyeri aşanlar arasında bizzat yer almak isteyenlerden birisi de Gabriela’ydı. Doğruya doğru, yaşı biraz ilerlemişti artık. Ancak oraya katılmak onun için çok değerliydi. İsviçre Olimpiyat Takımı’na kabul edildiğinde büyük rakiplerle aşık atamayacağını biliyordu. Makul bir dereceyle yarışı bitirmek kâfi gelecekti, olimpiyat tarihine geçeceğinin ise henüz farkında değildi.

5 Ağustos 1984, Los Angeles… Sıcaklık 32 derece, nemi hiç sormayın. Atletler dayanıklılık sınırlarının en uç sınırlarında dolanıyor. Gabriela’nın aklında 10-15 arası bir sırada dikiş tutturup yarışı tamamlamak var. İlk 30 km’de her şey yolunda… Fakat bundan sonra güneş biraz daha eğiliyordu sanki, Gabriela’nın ensesine doğru. Gabriela yavaş yavaş sıcaktan etkilenmeye başlamıştı. Kendi kendine “Buraya kadar geldin, iyi gidiyorsun!” diye telkinde bulunuyordu. Ancak sıcaklık zihnine girmişti bir kere. Belki de kafasındaki bu düşüncelerle boğuşurken yarış içindeki son su istasyonunu kaçırıverdi. İşte bu, büyük bir sorundu.

“Zihnim hala yerindeydi. Ne tarafa gitmem gerektiğini biliyordum. Ancak susuzluk nedeniyle vücudunuza kramplar giriyor. Kendi kendime hep ‘Koşmaya devam et, dik durmaya çalış.’ diyordum. Fakat kaslarım yanıt vermiyordu.”

Yarışın bitimine iki kilometre kala Gabriela yavaşlamaya başladı. Olimpiyat stadına giren tünelden geçerken “Burası biraz serin.” diye içinden geçirdi. Finiş çizgisinin hemen girişte olduğunu düşünmüştü. Fakat ne yazık ki 400 metresi daha vardı. Sıcak artık iyice çarpmıştı. Doktorlar koşarak Gabriela’ya doğru geldiler ancak o uzaklaşmalarını istedi. Çünkü yarış anında biri ona müdahale ederse diskalifiye olacaktı.

“Eğer dursaydım ya da yere otursaydım, her şey bitmiş olacaktı. Sadece finiş çizgisini geçmek için kararlıydım.”

Gabriela yürümeye başladı. Vücudu kamburlaştı, kafası eğildi, sol kolu ve sağ bacağı katılaştı. Bir adım yanında onu izleyen doktorlarla birlikte finiş çizgisine doğru yürümeye çalıştı. Bir adım ve bir adım daha… Zihnindeki perde hafif aralandığında seyircilerin onu kıyasıya alkışladıklarını anladı. Teker teker adımlarla, bir an içinde, omuzlarında dilim dilim güneşin izleri, yüzü acı içinde, stattaki yüz binlerin ve ekranlardaki milyonların yüreğine basarak son bir gayretle finiş çizgisini geçti Gabriela.

Gabriela Andersen-Schiess

Gabriela, çizgiyi geçer geçmez doktorların kucağına yıkılıverdi. Aradan iki saat geçtikten sonra ise kendini gayet iyi hissediyordu. Herhangi bir sorunu yoktu. Olimpiyatların ilk kadınlar maratonunda şampiyon Joan Benoit olmuştu. Ancak önemli olan kazanmak değildi. Herkes kırk dört atlet arasından otuz yedinci olan Gabriela’nın hikâyesini konuşacaktı.

Gabriela Andersen-Schiess… Maraton olimpiyatlardaki en uzun koşuysa; o, onun en güzel 400 metresini “yürüdü”. Hem de olimpiyatlardaki ilk kadınlar maratonuna yaraşır şekilde... Korkmadan, vücudundaki tüm acılara dayanarak, kararlılıkla finiş çizgisini geçti. Sık sık tekrar edilen bir şeyi, kanlı canlı bize göstermiş oldu. Onun deyimiyle:

“Bir şeyi gerçekten kafanıza koyarsanız, birçok engeli aşabilirsiniz.”