Eurosport

Kan, ter ve gözyaşı: Josy Barthel

Kan, ter ve gözyaşı: Josy Barthel

02/10/2019 @ 19:37

1952 Helsinki Olimpiyatları’nda ülkesine ilk ve tek altın madalyayı kazandıran Lüksemburglu 1500 metre koşucusu Josy Barthel’in hikâyesini Eurosport Türkiye ekibinden Mustafa Kavgacı kaleme aldı.

“Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım.”
- Don Vito Corleone, The Godfather (1972)

Sene 1950. İsviçre’nin Lozan kentinde iki tane kerli ferli adam hararetli bir mülakat halindeler. Konuşma dili Almanca olduğundan mıdır bilinmez; tartışıyorlar mı yoksa sohbet mi ediyorlar, tam olarak anlaşılmıyor. Biraz sonra aralarından biri çıkışıyor:

“En iyi atımı almak istiyorsun!”

Bu sesin sahibi, Almanya Atletizm Federasyonu yetkilisi Dr. Max Danz. Karşısındaki ise ona reddedemeyeceği bir teklif yapacak olan Lüksemburglu meslektaşı Lucien Hayardt. Pazarlığa konu “at” ise ünlü Alman atletizm antrenörü, Woldemar Gerschler.

Lüksemburg’un ilk ve tek olimpiyat madalyasının kazanılmasında bu pazarlığın payı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Gerschler’in çalışmalarının bir hayli faydalı olduğu yadsınamaz. Ancak yine de asıl pay elbette madalyayı kazanan atlete ait:

Josy Barthel…

Josy Barthel

Bir hayaldi sanki

Almanya, savaş sonrasında uluslararası düzeydeki imajını düzeltmek amacındaydı. Bunun için en etkili mecraların başında ise spor müsabakaları geliyordu. Öte yandan, savaşın acıları hâlâ tazeyken Almanların spor müsabakalarına katılmasına izin verilmiyordu.

Danz ve Hayardt’ın yaptığı anlaşma ise Almanların tekrar uluslararası düzeyde temsilini sağlayacaktı. Anlaşma basitti: Antrenör Gerschler, Lüksemburg atletizm takımını çalıştıracak, karşılığındaysa Lüksemburg Atletizm Takımı’yla Almanya Atletizm Takımı arasında bir müsabaka düzenlenecekti.

Al takke ver külah… Büyük adamlar, büyük hesaplar peşinde koşarken; kendini ilim irfana veren Josy Barthel, Strasbourg Üniversitesi’nin kimya laboratuvarlarında saçlarını döküyordu. Başarılı bir öğrenciydi. Hatta okulunu bitirdikten sonra bir süre meşhur Harvard Üniversitesi’nde eğitim alacaktı.

Bunların yanı sıra bir de sportif yeteneğe sahipti Barthel. Kanlı savaş yıllarında, orta mesafe koşucusu olarak orduda başladığı atletizmde, Askeri Dünya Şampiyonası’nı 800 metre ve 1500 metrede birinci olmuştu. Kafasının çalıştığı kadar bedeni de çalışıyordu yani. Daha büyük bir sahne olan 1948 Londra Olimpiyatları’nda ise 1500 metre finalinde dokuzuncu olmuştu. Hiç de fena bir sonuç sayılmazdı. Ancak gelecekte onu daha iyisi bekliyordu.

Bir macera

Josy’nin önünde 1952 Helsinki Olimpiyatları vardı. Fakat çalışmalarını yoğunlukla tek başına gerçekleştiriyordu. Bunun sebebi, antrenör Gerschler’in bir yandan Alman takımını çalıştırmaya devam ettiği için Lüksemburg’a nadiren uğramasıydı. Almanya’nın umudu Werner Lueg’in başarısı, onun için elbette daha önemliydi. Gerschler, öte yandan, Josy için de hayli yoğun bir antrenman reçetesi yazmıştı. Josy, bu reçeteyi harfiyen uyguluyor ve terinin son damlasına kadar çalışıyordu. Ancak hiç kimsenin ondan bir madalya beklentisi yoktu.

Josy Barthel

Diğer taraftan, 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda 1500 metre yarışlarında bir statü değişikliği söz konusuydu. Koşucular, bir eleme turunun ardından yarı final koşacak, sonra da final için piste çıkacaklardı. Yani üç gün art arda mücadele etmeleri gerekiyordu. Buna göre, pek çok atlet ilk iki yarışta kendilerini çok fazla yormadan finale çıkmayı ve asıl enerjilerini orada açığa çıkarmayı planlıyordu. Fakat Josy’nin bu hesaplarla işi yoktu. Hem eleme turunda hem de yarı finalde serisini birinci olarak tamamladı ve finale çıktı. Josy’nin bu serilerde birinci olması çok göze batmıyordu. Zira favorilerin kendilerini yormadıkları düşünülüyordu.

Final başladığında ise tüm hesaplar alt üst olacaktı. Yarışın favorilerinden Alman Werner Lueg, yarışı önde götürüyordu. Ancak gücünün tükendiğini yavaş yavaş hissediyordu. Eğer arkasından gelecek birisi sprinte başlarsa buna karşılık veremeyeceğinin farkındaydı. ABD’li McMillen hemen arkasında olmalıydı. Bakıp bakmamak arasında tereddüt etti. O sırada yanından kısa boylu bir adam geçip gidiverdi. Bu McMillen olamazdı, McMillen uzundu ve saçları vardı. Onu geçen Josy’ydi. Ufak ülke Lüksemburg’un bağrından kopan Josy Barthel, birazdan kollarını açarak yarışı kazanacak; Wuel ise McMillen’a da geçilerek üçüncü olacaktı.

Josy, mutluluktan havalara uçuyordu. Ülkesi için muazzam bir başarı kazanmıştı. Hiç kimsenin, belki de kendisinin bile beklemediği bir başarıydı bu. Bir rivayete göre, söz konusu başarıyı beklemeyen spesifik bir grup daha vardı: Kazanan ülkenin milli marşını çalmakla görevli olan bando! Fakat, bu hususta farklı bilgiler olduğu için manipülasyona mahal vermemek gerekiyor. Josy’nin podyuma çıktığındaki göz yaşları zaten yaşadığı gururu anlatıyordu.

Josy Barthel

Josy, atletizm kariyerindeki en büyük başarısını bu şekilde kazanmıştı. Aktif sporu bıraktıktan sonra ülkesinin atletizm federasyonuna ve olimpiyat komitesine başkanlık yaptı. Daha sonra ise siyasete atılarak çevreci bir politikacı olarak tanındı.

Josy Barthel… O, küçük bir ülkenin büyük kahramanı. Onun ismini ülkesindeki her çocuk biliyor. Ülkenin en büyük stadı onun adını taşıyor. Yine onun adına müsabakalar düzenleniyor. Evet memleketi biraz dar, nüfus az, kabul… Zaten tam da bu durum, onun başarısını daha değerli kılıyor.