Eurosport

Göklerden gelen: Bob Beamon

Göklerden gelen: Bob Beamon

27/11/2019 @ 13:06

ABD’li uzun atlamacı Bob Beamon, 1968 Mexico City Olimpiyatları’nda yaptığı atlayışla spor tarihine geçmişti. Onun serüvenini Eurosport Türkiye ekibinden Mustafa Kavgacı kaleme aldı.

Amatör bir fotoğrafçı olan Tony Duffy, memleketi İngiltere’den çıkıp tutkusunun peşinden sürüklenerek Mexico City’deki olimpiyatlara kadar gelmişti. Spor müsabakalarında çektiği bir iki fotoğraf dergilerde yayınlanınca iyice cesaretlenmiş, vergi departmanında çalıştığı şirketten izin alarak bu uzun yolculuğa çıkmıştı.

1968 Mexico City Olimpiyatları, güvenlik önlemi diye bir şeyin henüz konsept olarak kabul görmediği bir ortamda gerçekleşiyordu. Tony de bu durumu fırsat bilip elini kolunu sallayarak olimpiyat köyüne girivermişti. Dahası bir de kendine eşofman bulup İngiliz takımıyla bol bol vakit geçirmişti. Kulak misafiri olduğu bir sohbette uzun atlamacılar, ABD’li bir atletten bahsediyorlardı. Söylenenlere göre, genç ve yetenekliydi. Onun fotoğrafını çekmek iyi bir fikir olabilirdi. İşte bu fikir, tarihin en güzel spor fotoğraflarından birini ortaya çıkaracaktı.

Bahsi geçen atlet ise Bob Beamon’du.

Bob Beamon

Hayatta kalmak

1946 yılında doğan Bob Beamon’ın çocukluğu New York’un Queens bölgesinde geçti. Küçük yaşta annesini kaybetmesi onda büyük yaralar açmış; belki de bu yüzden okul yıllarında genelde sorun çıkaran, haylaz bir öğrenci görünümü vermişti. Lise yıllarında ise işler biraz ciddiyete biniyordu. Doğru kararları alamadığı takdirde, hayatının geri kalanının etkileneceği bir döneme girmişti artık.

“Okuduğum lise bir orman gibiydi. Sürekli tetikte olmalıydınız. Kavgaya ya da kaçmaya hazır olmalıydınız. Eğer bir çeteye katılırsanız, kendinize zarar gelmesini önleyebilirdiniz. Ama bu kez hayatınızın geri kalanında başınız belaya girebilirdi. Eğer hiçbir şeye bulaşmayıp uslu bir çocuk olursanız, muhtemelen her gün dayak yerdiniz. Ben de basketbola sarıldım. Beni dağılıp gitmekten koruduğunu düşünüyorum. Basketbol, New York’ta çok büyük bir şey. Eğer iyi oynuyorsanız, herkes size saygı duyar. Hiç kimse gözünüze ya da şut attığınız kolunuza bir zarar gelmesini istemez.”

Basketbol, lise yıllarında Bob’ı dayaktan kurtarmıştı belki ama çok daha iyisini atletizm pistinde bulacaktı. Lisedeki antrenörü Larry Ellis, Bob’ın yeteneğinin farkına varmış ve uzun atlama sporunda çok başarılı olabileceğini öngörmüştü.

“New York’taki Jamaica Lisesi’ndeyken, antrenörüm Larry Ellis, olimpiyat takımına seçilebileceğimi söyledi. Bana, uğruna çaba göstermem için bir şey verdi.”

Bob, lise yıllarında uzun atlamaya yönelmesinin meyvesini spor bursuyla üniversiteye giderek alacaktı. Hasta olan büyükannesine yakın olmak için North Carolina A&T Üniversitesi’ni seçen Bob, buradaki imkanlardan pek hoşnut değildi. Büyükannesinin vefatından sonra okul değiştirecek ve soluğu Texas – El Paso Üniversitesi’nde alacaktı. Bu okul ise atletizm alanında oldukça önemli bir konumdaydı. Dolayısıyla Bob; daha iyi antrenörlerle, daha iyi tesislerde çalışabilirdi. Bu şekilde süratini geliştirebilir ve tekniğini mükemmelleştirebilirdi. Nitekim bunu başardı da…

Bob Beamon

Bob, 1968 yılında müthiş bir form tutmuştu. Olimpiyatlar yaklaşırken kendini son derece hazır hissediyordu. Rüzgârdan hızlı koşabilir, dağların üzerinden atlayabilirdi. Fakat küçük bir sıkıntısı vardı. Olimpiyatlara birkaç ay kala, okulunda bir boykota katılmıştı. Bir Mormon okulunun siyahlara karşı ırkçı politikalarına ilişkin bir tepkiydi bu. Maalesef bu boykot, Beamon’ın okul bursunu kaybetmesiyle sonuçlanacaktı.

Daha yükseğe, daha uzağa

Aradan aylar geçse de Mexico City’ye indiğinde bile Bob’ın aklında kaybettiği burs vardı. Kararında pişman değildi ama burs da yerinde duruverseydi hiç fena olmazdı. Bob belki bu düşüncelerin, belki de olimpiyatlarda ilk kez boy gösteriyor olmanın etkisini eleme turunda hissedecekti. Finallere gelmeden önce 8,33 metre ile tüm zamanların en iyi ikinci derecesine ulaşmıştı. Ancak eleme turunda bacakları titriyordu. İlk iki hakkında faul yapmış ve geriye sadece bir hakkı kalmıştı. Büyük hayallerle geldiği olimpiyatlar, onun için henüz eleme turunda bitebilirdi.

Neyse ki, sahneye Ralph Boston çıktı. Boston, 1960 olimpiyatlarında altın madalya kazanmıştı. Yine madalya kovalıyordu ancak halefi olarak gördüğü takım arkadaşına yardım etmemek olmazdı. Boston, Bob’ın yanına gidip onu sakinleştirdi. Odaklanmasını öğütledi ve ufak tefek taktiklerle onu yönlendirdi. Sonuç yeterliydi. Bob, 8,19 metrelik dereceyle finale kalmıştı. Finalden önceki gece, kişisel sorunları yine Bob’ın kafasını meşgul etmeye başlamıştı. Üzerine bir de müsabaka stresi eklenince odasında daha fazla kalamadı ve kendini dışarı attı. Geceyi yoğun alkol ve çapkınlıkla geçiren Bob, ertesi gün spor tarihine geçeceğinin farkında değildi.

18 Ekim 1968… Büyük gün geldi çattı. Eski şampiyon Ralph Boston bir tarafta, Sovyet yıldız Igor Ter-Ovanesyan diğer tarafta… Bir diğer şampiyon Lynn Davis bir tarafta, 22 yaşındaki genç Bob Beamon diğer tarafta… Set hazır, ışık güzel, kameralar kayıtta…

Sahne şimdi Bob’a aitti. Garip bir şekilde kendini gayet iyi hissediyordu. Piste çıktığında müthiş bir konsantrasyonla hedefine doğru odaklanmıştı. Sadece kendi nefes alıp verişini duyuyordu. İşte başlıyordu. Bob hareketlendi. Bu sırada amatör fotoğrafçı Tony Duffy de kum pistin ardında yerini almıştı. Bob, tüm hızıyla Tony’ye doğru koşmaya başladı. Havaya sıçradı ve yüzünde büyük bir şaşkınlık belirdi. Sanki çok ileri gittiğinin farkındaydı. Tony, deklanşöre bastı. Bob, yere indi ve sonra kalabalığın çığlıkları duyuldu. Her şey bu sırayla oldu…

Bob Beamon

Bob, atlamıştı atlamasına ama ortada bir sorun vardı. Müsabakanın resmi ölçüm aygıtı Bob’ın derecesini ölçemiyordu. Kimse olan bitene anlam veremiyordu. Ölçüm aygıtının limiti 8,60 metreydi. Ancak görünen o ki, Bob çok daha ileri atlamıştı. Hakemler Bob’ın derecesini geleneksel yöntemlerle ölçtüler. Açıklanan derece o kadar olağandışıydı ki, Bob sevinçten yere yığılmış ve kendinden geçmişti.

8,90 m…

Rekorlar, 5 cm ile ya da hadi 10 cm ile kırılabilirdi belki. Ancak Bob, dünya rekorunu 55 cm ile paramparça etmişti. O artık uçan bir kahramandı. Müsabakanın geri kalanının bir ehemmiyeti yoktu artık. Herkes az önce gerçekleşen vaziyetin sarhoşluğundaydı. Tony Duffy dahil...

Tony, ne kadar değerli bir fotoğraf çektiğinin farkında değildi. Birkaç gün sonra filmleri banyo ettirmeye gitti. Negatiflerin arasından uçan bir Bob Beamon belirmeye başladığında çektiği fotoğrafın değerini anlayacaktı. O fotoğraf birçok dergide yayınlanacak, Tony’nin işini bırakıp fotoğrafçılığa tam zamanlı olarak yönelmesini sağlayacak ve dünyanın en büyük spor fotoğrafçılığı şirketlerinden biri kurmasının önünü açacaktı.

Bob Beamon ise zirvede tek başına olmanın yalnızlığını yaşayacaktı. Ne de olsa o göklerden gelen bir kahramandı. Onun bu başarısı, uzun yıllar boyunca tekrar edilemeyecekti. Sporda anlar çok önemliydi. Bazen iyiydi, bazen kötüydü. Bu an ise bir adamın imkansıza uzanan hikâyesini anlatıyordu.

O adam Bob Beamon’dı…