Eurosport

Çıplak ayaklı kontes: Zola Budd

Çıplak ayaklı kontes: Zola Budd

14/08/2019 @ 12:13Güncellendi 14/08/2019 @ 12:15

1984 Los Angeles Olimpiyatları’nda kadınlar 3000 metre finali yaşanan trajik bir hadiseyle anılıyor. Başrolde yer alan çıplak ayaklı atlet Zola Budd’ın hikayesini Eurosport Türkiye ekibinden Mustafa Kavgacı yazdı.

Mekân, Madrid’te bir bar… Film yönetmeni rolündeki Humprey Bogard, para babası yapımcının zoruyla beyaz perdede kullanılmak üzere taze bir yüz peşinde koşuyor. Bu taze yüz, Ava Gardner’ın canlandırdığı Maria Vargas’tan başkası değil. 1954 yapımı “Çıplak Ayaklı Kontes”, döneminin müstesna filmlerinden biri. Her ne kadar baş karakter Vargas’ın Hollywood’a uzanan yolu trajik bir sonla bitse de başka bir kontesin hikayesiyle paralellik kurmamıza izin veriyor.

Bu kez sahne Güney Afrika’da açılıyor. 1984 yılı… Ekranda, hayatının en büyük fırsatını ve en zorlu anlarını aynı piste sıkıştıran genç bir atlet... Hikâyenin sonu Vargas’ınki kadar acı değil belki ama onun trajedisi de kendine yetiyor.

Çıplak ayaklı kontes: Zola Budd…

Her şeyin başlangıcı

Zola Budd’a göre her şey o gün başlamıştı. Ocak 1984’te, Güney Afrika’nın Stellenbosch şehrinde koşulacak olan 5000 metre yarışına giderken henüz 17 yaşında olan Zola, muhtemelen o gün Marie Decker’e ait olan dünya rekorunu kıracağını tahmin etmiyordu. Neticede, o çıplak ayakla koşmayı seven bir çiftlik kızıydı. Ancak deniz seviyesinden yaklaşık 1400 metre yüksekte geçirdiği çocukluğu ve her gün okula giderken koştuğu 10 kilometrelik mesafe, küçük bedenine kocaman bir ciğer bahşetmişti.

Zola Budd

Vaziyet böyleyken rekor da kendiliğinden geliyordu. Ne yazık ki, küçük bir şanssızlığı vardı Zola’nın. Apartheid rejimi altındaki ülkesi sportif alanda ciddi yaptırımlarla karşı karşıyaydı. Bu sebeple, uluslararası yarışlara katılamayacak olan Zola’nın kırdığı rekor da Uluslararası Atletizm Federasyonu tarafından kabul görmeyecekti. Ancak ne olursa olsun, saf yeteneği ve fiziki özellikleri sayesinde Afrika’da bir elmas gibi parıldıyordu.

Afrika’da bir elmas

Malum, elmas ve Afrika kelimeleri bir cümlede geçmeyiversin, orada hemen bir emperyalist güç peyda oluverir. Bir anda ortaya çıkan Amerikan üniversiteleri Zola’ya burs vermek için birbirini ezedursun, İtalyanlar ve İngilizler ise vatandaşlık kozuyla masaya oturacaklardı. Ancak 17 yaşındaki genç bir kız için ülkesini değiştirmek zor bir karardı. Zola, ikircikli duygularla cebelleşirken bu kez kadraja İngiliz Daily Mail gazetesinin kudretli editörü David English girecekti. Gazetesi için taze bir yüze ve siyasi bir propaganda aracına ihtiyacı vardı. English, kendi “kontes”ini arıyordu.

Demir Leydi” Margaret Thatcher’ın kabinesine yakınlığıyla bilinen English, Zola’nın dedesinin Britanya topraklarında doğduğunu öğrenmiş ve bu durumdan yararlanmaya karar vermişti. Öyle ya, bu durum hem gazetesini dünyanın en büyük spor organizasyonlarından birinin aktörü haline getirecek hem de İngiliz halkının milliyetçi damarlarına biraz daha şerbet verecekti.

English’in Zola’yı ve ailesini ikna etmesi uzun sürmedi. Bir ev, yüklü miktar para ve Zola’nın babası Frank için düzenli bir iş. 6 Nisan’da yapılan başvurudan tam 10 gün sonra Zola’nın elinde yepyeni bir pasaport vardı. Maalesef, bu pasaport pek de hayırlara vesile olmayacaktı.

Britanya acı vatan

Zola, bir yandan Britanya’da usul usul çıktığı yarışlarda başarılı olurken diğer yandan sürekli olarak tepkilerle karşılaşıyordu. Apartheid rejimi karşıtları onun vatandaşlığa alışının Güney Afrika’daki beyazlar için bir imtiyaz örneği olduğunu ileri sürüyorlardı. Diğer taraftan, normal şartlarda bir ya da iki yıl süren vatandaşlık işlemlerinin 10 gün içinde tamamlanması da eleştirilerin odağındaydı.

En nihayetinde, 1984 Los Angeles Olimpiyat Oyunları gelip çatmıştı… Politik baskı, sportif beklentiyi de artırmıştı. Antrenörü Pierre Labuschagne, Zola’nın form durumunu şu şekilde değerlendirmişti:

“Size karşı dürüst olacağım. Zola henüz Marie Decker’le aynı sınıfta değil. Bir sonraki olimpiyatta farklı olacak ancak şu an ki büyük beklenti beni her gün üzüyor. Zola’dan bütün beklentim finalde koşması, bu onun için iyi bir performans olur.”

Kadınlar 3000 metre finali… Kocaman bir zihinsel yükle start çizgisindeki yerini aldı Zola. Yarış başlar başlamaz Marie Decker kendini en öne attı. Biraz sonra Zola da Decker’in ensesinde kendine bir yer buldu. Büyüklerle yarışa tutuşan küçük bir kız çocuğu gibi görünüyordu. Yarışın ortalarında Zola bir atak yaptı. Decker’i geçti ve liderliği aldı. Şimdi sürüyü o yönlendiriyordu. Ancak saniyeler içinde herkesi şaşkınlık içinde bırakacak olan bir şey yaşanacaktı.

Önce küçük bir artçı sarsıntı, ayakların birbirine bir anlık dokunuşu… Hemen ardından şiddetli çarpışma! Zola ve Decker’in ayakları çarpıştığında yarışı anlatan BBC spikerinin bu tarihi anı özetlemesi için iki kelime yeterli olacaktı: “Decker düştü!”

Zola Budd

17 yaşında büyük beklentilerle olimpiyat sahnesine atılan genç kız, şimdi pistlerde yaşanan en büyük trajedilerden birinin kahramanıydı. Zola, Decker’in düşüşünün ardından koşmaya devam etti. Fakat seyircinin tepkisini bu kez kaldıramıyordu. Yarışı yedinci sırada bitirirken aklında sadece az önce yaşananlar vardı. Yıllar boyunca da orada kalacaktı…

“O an yanlış bir şey yaptığımı düşünmemiştim. Sonra yuhalamaları duydum. Daha önce de seyirci tepkileriyle karşılaşmıştım. Az sayıda insanın, politika ve sporu birbirine karıştırıp beni yuhaladıkları olmuştu. Ancak bunların beni üzmesine ya da performansımı etkilemesine izin vermezdim. Bu kez farklıydı. Tüm stattan yükselen yuhalamalar, yoğunlaşmış düşmanlıktan oluşan dev bir dalga gibiydi. Karnıma yumruk yemiş gibiydim. O an, her şeyden çok durmayı ve tüm bu olanların sona ermesini istedim. Sadece bir yere gidip saklanmak istiyordum. Ancak gidecek hiçbir yer yoktu, ben de koşmaya devam ettim.”

Decker çarpışmadan sonra Zola’yı suçladı ancak müsabaka hakemleri Zola’nın bir kabahati olmadığı hükmüne vardılar. Zola, Britanya’ya döndüğünde onu ölüm tehditleri ve özel korumalar bekliyordu. Birkaç yıl daha yeni ülkesi için mücadele etti ancak hayalini kurduğu olimpiyat madalyasına bir türlü ulaşamadı.

Çıplak ayaklı kontes, şan ve şöhrete ulaşmıştı ancak bunların hiçbiri ona mutluluk getirmedi. Zola Budd hem Güney Afrika’da hem de Britanya’da politikanın kurbanı oldu. Dünya üzerinde kendine bir yer ararken ABD’ye de düştü. İlerleyen yaşlarda ultra maratonlara katılmaya başladı. Belki de gidecek bir yeri olmadığından, o hâlâ bir yerlerde koşuyor.