Eurosport

"Ateş Arabaları": Eric Liddell ve Harold Abrahams

"Ateş Arabaları": Eric Liddell ve Harold Abrahams

31/07/2019 @ 15:08

Büyük Britanya’yı 1924 Paris Olimpiyat Oyunları’nda temsil eden iki koşucu Eric Lidell ve Harold Abrahams’ın Chariots of Fire (Ateş Arabaları) filmine de konu olan öykülerini Eurosport Türkiye ekibinden Mustafa Kavgacı kaleme aldı.

Britanya Adaları’nın gam kasavet kokan havasından, günlük güneşlik Paris topraklarına yapılan bir yolculuk... İki koşucu, iki ayrı yarış için heyecanla bekliyor. Birinin hedefi 100 metre, diğerininki ise 400 metre ötede.

Yerlerini alıyorlar. Belki o anda, yaklaşık 60 yıl sonra Vangelis’in besteleyeceği Chariots of Fire’ın tınıları zamanda yolculuk ediyor. İki koşucunun da kulağına çalınıyor ilk notalar. Müzik, birazdan patlayan tabancanın sesiyle ateş alıp yüreklerinde bir yangın çıkarıyor. İki atlet olağanüstü bir ivmeyle ilerlerken hareketleri mekanikleşiyor, yakınlarına uğrayan her bir rakibi alevler içinde bırakıyorlar. Tıpkı “Ateş Arabaları” gibi...

Onlar kim mi?

Eric Liddell ve Harold Abrahams...

Bir İngiliz Musevi ve bir İskoç Evanjelist

20'li yılların başları... Harold Abrahams, Cambridge Üniversitesi’nde eğitimine devam ederken atletik meziyetleriyle dikkatleri üzerine çekiyordu. Çok iyi bir uzun atlamacı ve çok daha iyi bir kısa mesafe koşucusuydu. O dönemde iyi bir okulda okuyor, hâli vakti yerinde, dolayısıyla keyfi tıkırındadır diye düşünebilirsiniz. Ancak kazın ayağı pek de öyle değil.

Abrahams, Musevi’ydi. Maruz kaldığı antisemitik muamele, genç atletin canını bir hayli sıkıyordu. Bir de karşı koyamadığı kazanma hırsı üstüne eklenince, sportif faaliyetler onun kendini herkese kanıtlayabileceği bir mecraya dönüşüyordu.

Diğer taraftan Eric Liddell ise kişisel hırslarından arınmış genç bir adam olarak kendini, inandığı dini yaymaya adamıştı. Ailesinin katıldığı misyonerlik faaliyetleri sırasında Çin’de dünyaya gelen Liddell, bahsi geçen dönemde üniversite eğitimi için Edinburgh’da yaşıyordu. Eğitiminin ardından o da Çin’deki faaliyetlere katılacaktı. Ancak Tanrı’nın onun için başka planları vardı...

Liddell, müthiş bir yeteneğe sahipti. O koştuğunda rüzgâr ardından bakıyordu. Hâlihazırda ünü tüm İskoçya’ya yayılmışken yeteneklerini bir de tüm Britanya’ya sergilemesi gerekecekti. Böylece iki büyük koşucu ilk kez karşı karşıya gelecekti.

Büyük hesaplaşma

Temmuz 1923, Stamford Bridge... Sıkı futbol takipçilerine bu isim hemen tanıdık gelecektir. İngiliz futbol kulübü Chelsea’nin ünlü stadı, yıllar boyu muhteşem mücadelelere tanıklık etti. Ancak bunlardan birinde, ortada ne bir futbol topu ne de bir futbolcu vardı.

220 yarda koşusu için atletler sıralandı. Abrahams ve Liddell hazır ve nazır... Kulakları tabancada, gözleri finiş ipinde... Yarış başladığında herkes ileri atıldı, seyirciler dâhil. Herkes iki müthiş atletin yarışını daha iyi görebilmek için kendi mücadelesini veriyordu. Liddell’in aykırı stili hemen göze çarpıyor, seyirciler ve rakipleri şaşkınlıkla onu izliyordu. Tüm gözler onun üzerindeydi çünkü o aynı zamanda herkesin önündeydi. Liddell ipi göğüslerken Abrahams’a üç yardalık bir fark atmıştı. Hiçbir kuşkuya mahal yoktu: Liddell, en hızlısıydı.

Eric Liddell

"Onun yeteneğindeki hiçbir koşucu o kadar kötü bir stile sahip olamazdı. Liddell’ın stili, yapılmaması gereken her şeyin örneğiydi. Aykırılığın en uçarı hâliydi. Kafa arkada, kolları her yerde ve bir de abartılı diz hareketleri... O diz hareketlerinin tecrübeli bir seyirci gözüyle övülecek hiçbir yanı yoktu. Onu ilk kez koşarken gördüğümde, hayal edebileceğim en yersiz enerji kullanımına şahitlik etmiştim. Fakat, Tanrım! O enerji ve kararlılık sayesinde hiçbir yarışta ikinci olmuyordu.”

Abrahams’ın yıllar sonra kurduğu bu cümleler, Liddell’in sıra dışılığını en açık şekilde gözler önüne seriyor. Kaybetmekten nefret eden bir sporcu için rahatsız edici bir aydınlanma olduğu aşikâr... Neyse ki o günden sonra iki rakip artık aynı geminin yolcusu olacaktı. O gemiyle Fransa kıyılarına adım atacak ve ardından 1924 Paris Olimpiyatları'nda Britanya için mücadele edeceklerdi.

Şimdi ya da asla

Britanya'nın olimpiyat ekibi Paris’e pek hevesli gelmişti. Koşucularına çok güveniyorlardı. Fakat onları rahatsız eden bir husus da mevcuttu: En güvendikleri atletleri Liddell, 100 metre elemeleri kutsal pazar gününe denk geldiği için yarışmayacağını açıklamıştı.

"Tanrı beni hızlı yarattı ve koştuğum zaman onun mutluluğunu hissediyorum."

Liddell’ın inanışına göre Tanrı onun koşmasından memnuniyet duyuyordu. Ancak pazar günleri de Tanrı’nın günüydü. Bu husus tartışmaya kapalıydı. Dolayısıyla pek de iyi derecelere sahip olmadığı 400 metre yarışına çıkacaktı. Ancak kendine ve Tanrı’ya güveniyordu.

Diğer yandan 100 metrede Britanya’yı Abrahams temsil edecekti. Onun aklında sadece ve sadece kazanmak vardı. Olimpiyatlardan önce profesyonel bir antrenör olan Sam Mussabini’yle çalışmaya başlamış ve tekniğini geliştirmişti. Ayrıca Liddell’ın yarışmayacak olması nedeniyle şansının yüksek olduğunu düşünüyordu.

7 Temmuz günü Abrahams başlangıç çizgisinde hazırdı. En büyük rakipleri Amerikalı koşucular, Paddock ve Scholz, kendilerinden emin bir şekilde kulvarlarında yerlerini almışlardı. Şimdi koşucuların tek ihtiyacı bir el silah sesiydi. Yaklaşık 10 saniye içinde her şey bitmiş olacaktı. Start verilirken kalabalıktan çıt çıkmıyordu. Herkes biraz sonra mükemmel bir yarışa tanıklık edeceklerinin farkındaydı. Harika bir startın ardından tüm koşucular neredeyse aynı çizgide yarışı sürdürdüler. Ancak biri daha öndeydi. Abrahams kollarını geri doğru uzatıp ipi göğüsledi. İlk kez bir Avrupalı, olimpiyatlarda 100 metre şampiyonu oluyordu.

Harold Abrahams

11 Temmuz günü ise bir başka hikâye için kalem-kâğıt hazır edilmişti. İki gün önce yapılan 200 metre finalinde Abrahams bu kez sonuncu olmuş, Liddell ise bronz madalya kazanmıştı. İnancından asla taviz vermeyen Liddell eğer 400 metre yarışını da kazanamazsa büyük eleştirilere maruz kalacaktı. Fakat muhtemel eleştiriler onun zihninde ufacık bir yer dahi bulamıyordu. Kendinden emindi ve Tanrı’dan başka kimseye de hesap verme niyeti yoktu.

Yarış başladığında rüzgâr gibi fırladı Liddell. Dönüş tamamlandığında herkesi ardında bırakmıştı. Her adımda hızını artırıyor, hızlandıkça kafasını daha da geriye atıyor, kollarıyla havayı dövüyordu. Ona hiç kimse yaklaşamıyordu. Namıdiğer Uçan İskoç finiş ipine ulaştığında, gösterdiği olağandışı performans seyircilerin tezahüratlarıyla kutlanıyordu.

Liddell, 400 metre finalindeki performansının sırrını şöyle açıklamıştı:

"400 metre yarışındaki başarımın sırrı şuydu: İlk 200 metreyi koşabildiğim kadar hızlı koştum. Sonra, geri kalan 200 metreyi Tanrı’nın da yardımıyla daha hızlı koştum."

1924 Paris Olimpiyatları'nda yaşadıkları şampiyonluklar, hiç kuşkusuz bu iki yıldızın en parlak olduğu anlardı. Ülkelerine döndüklerinde büyük bir sevinçle karşılandılar. Liddell, olimpiyat sonrası kendini misyonerlik faaliyetlerine adayarak 1925 yılında Çin’e gitti. Kaderin bir cilvesi mi bilinmez, Abrahams da aynı yıl bir uzun atlama müsabakasında bacağını kırarak spor kariyerini noktaladı.

Eric Liddell ve Harold Abrahams... İçlerindeki kazanma ateşi ister kabul görme arzusuyla tutuşsun, isterse Tanrı tarafından körüklensin, onlar birer şampiyon... Hikâyeleri tekrar tekrar yazılacak, okunacak ve izlenecek. Her defasında, gaipten gelen bir melodi eşliğinde koşan genç adamlar zihinlerde belirecek...

Ve ateş arabaları...