Eurosport

"Önce üretelim, sonra yabancı sınırını konuşalım!"

"Önce üretelim, sonra yabancı sınırını konuşalım!"

08/08/2019 @ 14:28

Bülent Korkmaz, Antalyaspor'un başında geçirdiği başarılı ilk sezonun ardından takımıyla ikinci sezonuna başlıyor. Ve ülkemizin futbol efsanesinin Türkiye futboluna dair söyleyecek çok şeyi var. Ali Umut Değirmen'in özel röportajı...

1985’ten 2005’e dek, yalnızca Galatasaray formasıyla devam eden futbolculuk kariyeri… Yüzlerce maç, kupalar, Türkiye futbol tarihinin en büyük başarıları… Bülent Korkmaz yalnızca Galatasaray’ın değil, Türkiye’nin en büyük futbol efsanelerinden biri. Korkmaz’ın 2005 yılında Gençlerbirliği ile başlayan teknik adamlık kariyeri, birçok maceranın ardından Antalyaspor’un başında devam ediyor. 50 yaşındaki futbol adamı, geçtiğimiz yıl takımına beklenenden daha fazla puan kazandırarak başarılı bir sezon geçirdi. Kırmızı beyazlı ekibin başında ikinci sezonuna başlayacak Bülent Korkmaz’la Antalyaspor’dan Türkiye futbolunun altyapı durumuna, esinlendiği hocalardan futbolun değişimine kadar birçok konuda konuştuk.

Geçtiğimiz sezonla başlayalım. Antalyaspor, birçoklarına göre sezon öncesi değerlendirmelerde kâğıt üzerinde zayıf bir takım olarak görülüyordu. Ancak takım Avrupa Kupaları’na katılmanın kıyısından döndü. Antalyaspor’un 2018/19 sezonunu nasıl değerlendirirsiniz?

Açık söylemek gerekirse güzel bir sezon geçirdik. Sezonun ilk yarısında 27 puan, ikinci yarısında ise 18 puan topladık. Daha fazla puan toplayabilirdik. Ama saha içerisinde, oyun anlamında bazı sıkıntıları aşamadık. Oyuncularım hem saha içi hem saha dışında çok özverili davrandılar. Takım olarak çok çalıştık. Saha içi organizasyonlarımızın çok yüksek oranlarda doğru olduğunu görmüş olduk. Fakat oyundan koptuğumuz belli anlarda rakiplerimiz tarafından anında cezalandırılmamız eksi noktamızdı.

Geçen sezon rakip yarı alana yerleşim sağladığınızda rakibin kilidini açmak için kanatları çok aktif kullandınız. Oyunun aktığı veya rakibinizden orta alanda top kaptığınız anlardaysa ligin en başarılı kontra atağa çıkan ekibi olduğunuzu söyleyebiliriz. Hücum organizasyonlarınızın başarısı için ne söylersiniz?

Tabii şöyle bakmak lazım. Her takımın pek tabii hem savunma hem hücumda çalışmaları oluyor. Biz hücum anlamında yaptığımız antrenmanların meyvesini topladığımız için şanslıyız. Bu sezon daha iyisini yaparak hücum gücümüzü kullanmak istiyoruz. Aslında iyi savunma yaptığımızı da düşünüyorum fakat geçen sezon öylesine sıkıntılı altı maçımız vardı ki, neredeyse yediğimiz gollerin yarısını o altı maçta kalemizde gördük. 28 maçta da rakiplerimizin gol yollarını büyük oranda kapamayı başardık.

Aatif Chahechouhe transferiyle birlikte, bu sezon da hücum anlamında etkili olabileceğinizi düşünüyor musunuz?

Aatif’ın gelmesi bizim için çok önemli. Rakip eksiltebilen bir oyuncu. Doğru bir sistemin içinde Aatif gibi seri hareket eden oyuncularınız olduğu zaman rakibinizi eksik yakalayıp cezalandırmak kolay oluyor. Umarım bize faydası olur ve hücumdaki etkinliğimiz geçen yılın da üzerine çıkar.

Aatif Chahechouhe

2019-2020 sezonunda Antalyaspor’un hedefleri neler olacak?

Antalyaspor olarak şu aşamada sayın başkan ve bizler, önümüzdeki üç yılı bir proje olarak görüyoruz. Ben ve ekibim, genç oyunculara çok değer veriyoruz. Gelişim gösteren genç oyuncularımızı sezon içerisinde şartlar el verdiğince sahaya sürmek istiyoruz. Ayrıca bu sezon öncelikli hedefimiz ligde kalmak olacak. Bu sürenin ardından Antalyaspor’u ligin zirvesine oynayan ve başka başarıları kovalayan bir takım olarak görmek istiyoruz. Bu sezon özelinde bir hedef söylemeyeceğim. İki sezonluk hedefimiz şudur: Süper Lig’de kalıcı olmak ve genç oyuncuların süresini arttırıp, takımı daha da kuvvetlendirmek.

2005 yılında futbolu Galatasaray’da bıraktıktan hemen sonra Gençlerbirliği’nde antrenörlüğe başladınız. Futbolculuğunuz döneminde antrenörlüğe dair düşüncelerinizi besleyen hocalar oldu mu?

Futbolu çok seviyorum. Futbolcu olduğum zamanlarda geleceğe dair planlarım arasında teknik direktör olmak vardı. Ben ilk önce antrenör olarak gelişim sağlamak istedim. Gerek futbolculuk dönemimde gerek antrenörlük dönemimde birçok teknik direktörle çalıştım. Bu isimlerin neleri doğru, neleri yanlış yaptığını çözümlemeye çalışırdım. Mustafa Denizli, ben çok küçükken bana Galatasaray’da forma veren isim oldu. Benim de gençlere bu kadar özen göstermem ve süre vermemin sebebinin bu durum olduğunu söyleyebilirim. Karl-Heinz Feldkamp geldi ve Alman ekolü ile tanıştım. Disiplini ve çalışmayı gördüm. Mircea Lucescu, hem kendi takımını hem rakibi çok iyi analiz eden biriydi. Onunla çalışmak oyuna bakış açımı geliştirmişti. Nihayetinde Türkiye’nin en başarılı teknik direktörü Fatih Terim’le de çalıştım. Oyun şablonunda riske girme stratejilerini ve yine gençlere değer vermeyi onunla öğrendim. Bunları üst üste koyduğunuzda hepsi öğrenimin bir parçası oluyor. Bazen hata yaparsınız. Hatalar elbet olacaktır. Bu hatalar arasında neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu ayırabiliyorsanız, işin o kısmına tecrübe deniyor. Geçmişte çok hatalarım oldu. Bunların farkındayım ve farkında olduğum için kendimi gelişime açık hissediyorum.

26 Şubat 2009 tarihinde Galatasaray Teknik Direktörü olarak ilk maçınıza Bordeaux karşısında çıkmıştınız. İlk maçınıza dair bizlere anlatabileceğiniz bir anı var mı?

Galatasaray takımında kısa bir dönem olsa da teknik direktörlük yapmak bir ayrıcalıktı. İlk maçımızda çok özel bir galibiyet elde etmiştik. Benim için çok değerli bir gündü.

Bülent Korkmaz ve Harry Kewell

2009 yılında Galatasaray’ın başına geldiğinizde yönetimden, o dönem River Plate forması giyen genç yetenek Radamel Falcao’nun transfer edilmesini istiyorsunuz. Siz sezon sonu takımdan ayrılıyorsunuz, Galatasaray transfere dair bir girişimde bulunmuyor ve Falcao, Porto’ya gidiyor. 10 yıl aradan sonra, şu anda Galatasaray’ın bir numaralı gündeminde Falcao’nun transferi olduğunu gördüğünüzde bu transfer gelişmesine dair neler düşünüyorsunuz?

(Gülüyor) Yalnızca Radamel Falcao değildi. Bir de Pablo Piatti vardı. O günlere dair pek bir şey konuşmak istemiyorum. Ben oyuncu izlemeyi çok seviyorum, gerek çıplak gözle olsun gerek kasetlerle olsun. Örneğin bu sezon için çok sayıda genç oyuncuyu izledik. Gelecekte eminim dünya futboluna çok büyük etkileri olacak. Ama şu an kulübümüzün mali yapısı iyi durumda olmadığı için bu oyuncuları maalesef kadromuza katamıyoruz. O zaman da böyle bir durum vardı. Ben raporumu sunmuştum. Değerlendirmek onlara kalmıştı.

Falcao için değerlendirme yapmam doğru olmaz. Kendisini kanıtlamış dünyaca ünlü bir oyuncu. Özellikle Atletico Madrid’de muhteşem işler yapmış biri. Atletico Madrid’deyken de onu yakından takip ediyordum. Arda Turan da Atletico’ya gidince Falcao’ya dair sohbetlerimiz olmuştu. Arda, Falcao’nun antrenmanlarda nasıl özveriyle çalıştığını ve antrenman sonrasında saatlerce özel olarak çalışmalar yaptığını anlatırdı. Tabi büyük bir sakatlık geçirmişti. Sakatlık, onu yeşil sahalardan geri de çekmişti ama son yıllarda yeniden eski formuna kavuşmaya başladı.

34 yıldır Türk futbolunun içindesiniz. Türkiye’deki altyapı programlarını, oyuncu izlemeyi ve tesisleşmeyi nasıl görüyorsunuz?

Tesisleşmede bir problem yok. Oyuncuların malzemeye ulaşmasında da bir problem yok. Altyapıları iyi görmüyorum. Bu arada eskiden altyapı olarak konuşulurdu, şimdi akademi deniliyor. İsim değişikliği haricinde bir değişim yok gibi.

İlk olarak eğitmenler iyi olmalı. Eğitmenleri de eğitecek eğitmenler olmalı. Maddi ve manevi anlamda eğitmenlerin desteklenmesi lazım. Başarıları kadar başarısızlıklarında da yanlarında olmak lazım. Futbol pozisyon oyununa döndü. Ben de pozisyon oyununa çok önem veriyorum. Taktik anlamda iyi işler yapabilen takımların başarılı olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla hem hücum da hem de savunmada geçişleri iyi yapabilen oyuncularla başarı geliyor. Teknik gelişimi, pozisyon bilgisi, taktik çözümlemesi, nasıl profesyonel olunacağı ve saha dışındaki imaja kadar altyapılarda öğretilmeli. Saydığım noktalarda Türkiye’de Altınordu takımı hariç bir gelecek göremiyorum. Orada doğru işler yapılıyor. Oyuncuları seneler geçtikçe kendini göstermeye başladı. Biz de Antalyaspor’da bunu yapmak istiyoruz. Altyapı sorumlumuz Sedat Karabük abimizle bu yönde çalışmalarımız var. Fakat birkaç sene içinde başarı yakalayacağız diye bir şey yok. Bence en az beş senelik bir süreç gerekli.

Ayrıca altını çizmek istiyorum. Türkiye’de sokak futbolu bitti, sokak oyunları bitti. En çok futbolcu ihraç eden ülke Brezilya. Neden? Çünkü hâlâ sokakta, sahilde, kapalı spor salonlarında, ormanda, kısaca ülkenin her yerinde futbol oynanıyor. Bir kere biz bunu kaybettik. Bunu kaybetmek, altyapıları kaybetmemiz anlamına geldi.

Tabii ki yeni nesilde çok yetenekli futbolcularımız var. Yusuf (Yazıcı) mesela, Lille’e geçtiğimiz gün transfer oldu. Keza Merih (Demiral), çok önemli bir örnek. Fenerbahçe’den Portekiz’e gitti. Oradan Alanyaspor’a geldi. Sonra Sassuolo ve daha sonra da Juventus

Bülent Korkmaz

Erol Bulut Hoca ile geçtiğimiz aylarda yaptığım röportajda, “20 yaşına gelmiş isimler hâlâ nerede duracağını, topu nasıl efektif kullanacağını bilmiyor. Pozisyon bilgileri hiç yok. Bizim de bunları öğretecek vaktimiz yok.” ifadelerini kullanmıştı. Her teknik adam bu sorunun farkında diyebilir miyiz?

Kesinlikle öyle. Katılıyorum. Ben de oyuncuları A takıma aldığım zaman aynı sorunu yaşıyorum. Altyapılarda pozisyon bilgisi, taktik çalışması, hücum savunma geçişleri öğretilmiyor. Bu benim işim değil ki, altyapılar bunun için var. Bir zamanlar gençlere A takım antrenmanlarında bunları öğretmeye çalışıyordum fakat artık üzerlerinde durmuyorum. Mesela Nazım (Sangaré) geçen sezonun başından sonuna kadar çok önemli kazanımlar elde etti. Milli takıma gitti ve Antalyaspor’da sorumluluk almaya başladı. Çünkü öğrenmeye açık bir futbolcu. Öğrenmeye açık her futbolcunun yanında olurum.

Cengiz Ünder, Çağlar Söyüncü, Ozan Kabak, Merih Demiral ve bu hafta içinde Yusuf Yazıcı; son üç sene içerisinde genç yaşta Avrupa’nın zirve liglerinde forma giymeye başlayan isimler oldular. Yurt dışına doğru artan bu transfer eğilimi hakkında ne söylersiniz?

Maalesef Türkiye piyasası çok ucuz kaldı. Şöyle anlatayım. İngiltere, Fransa ve Almanya’ya baktığınız zaman ikinci ve üçüncü liglerindeki takımlar oyunculara iki üç milyon euro bonservis verebiliyor. Süper Lig seviyesindeki çoğu takım bu bonservisi ödeyemiyor. Bizim oyuncu piyasamız çok ucuz kaldı. Bunu neden değerlendirmeyelim ki? Avrupa’da pasta çok büyük. Bir stopere 80 milyon euro verebiliyorlar. Bizim de bu pastadan pay alır hâle gelmemiz lazım. Bence Türkiye’de kulüplerin yapacağı ilk iş, genç oyuncularını geliştirmesi ve pazara daha fazla sunabilmesi olur. Genç nüfusa baktığımız zaman, bu durum Türk futbolu için büyük bir fırsata dönüşebilir. Ama iş yine dönüp dolaşıp az önce konuştuğumuz altyapılara geliyor.

Peki yabancı sınırlamasıyla daha çok Türk oyuncu yetişeceğini düşünüyor musunuz?

Saçma, çok saçma. Yabancı sınırı nasıl konuşulabilir. Sen futbolcu üretmeden neyin sınırını koyabilirsin. Nasıl olacak bu iş? Genç ve yetenekli futbolcular kalitelerini ispatlamaya başlasın, o zaman belki değerlendirilir. Çok saçma, doğru bulmuyorum. Önce üreteceksin.

Merih Demiral, Juventus

Dünya futbolunda, özellikle son iki yılda, savunma oyuncularına verilen bonservis bedelleri inanılmaz noktalara ulaştı. Savunma oyuncularına verilen yüksek bonservis bedellerinin sebebi nedir? Değişen oyunun bu durumda etkisi var mı?

Orta sahasından kalecisine kadar her mevkideki oyuncuya o paralar veriliyor. Juventus’un yeni transferi Matthijs De Ligt mesela... Ajax’ın kaptanıydı, geleceği olan bir oyuncu. Keza Leicester City’den Manchester United’a giden Harry Maguire... 26 yaşında olmasına rağmen hâlâ gelişime açık bir oyuncu. Manchester United en azından beş altı sene defansını sağlama aldı. Transfer bedellerinde önemli olan şu: Bonservis bedeli ve oyuncuya vereceğiniz maaş beş sene sonra kendisini kurtarıyor mu? Yoksa bir zarar durumu söz konusu mu? Bu çok önemli bir kıstas. Juventus, De Ligt için o parayı verirken şunu düşünüyor: “Biz bu çocuğu aldık. En az on sene faydalanırız. Bize maçlar kazandırır, kupalar kazandırır. Faydalanamazsak da satabiliriz.”

Oyun tabi ki çok değişti. Artık savunmadaki isimlerden ileri uçtakilere kadar tüm takım oyunun içinde olmalı. Hücum, savunmadan başlamalı. Savunma oyuncusunun ilk görevi rakibi durdurmaktır fakat pas kalitesi ve hücuma dair diğer özellikleri de çok iyiyse işte o zaman değeri yükseliyor.

21. yüzyılda ödenen bonservis bedellerini 80‘li, 90’lı yıllarda hayal edilebilir miydiniz?

(Gülüyor) Hayal edemezdim. Hiçbirimiz de edemezdik. Piyasa çok ilginç bir noktaya geldi. Belçika Ligi’nin bizden daha iyi olduğunu düşünmüyorum. Fakat orta sıralarındaki takımlar bile yüksek fiyatlarla transferleri rahatça yapabiliyor. Pasta çok büyüdü. Farkında olmamız gerekiyor.

Galatasaray’da kaptan olduğunuz ilk yıllar itibarıyla, futbol dünyasına bir armağan verdiniz: Kazanılan kupaları iki kişi kaldırmak. Bu olayın perde arkasını bizimle paylaşır mısınız?

Perde arkası diye bir şey yok. Beni tanıyanlar bilir. Paylaşımcı bir insanımdır. Bu, ilk günden bu yana hiç değişmedi. Kendimi hiç düşünmem. Takım kavramı benim için çok önemlidir. Çok küçük yaşlarda bile benim aklımda bu vardı. Herkesin şampiyonluğa emeği geçiyor. Benim için kupayı tek başıma kaldırmanın bir anlamı yoktu ve bunun doğru olduğunu düşünmüyordum.

Bülent Korkmaz

Türkiye Profesyonel Futbolcular Derneği ve Futbolcular Sendikası’nın tam işlevli bir hâle gelememesini nasıl yorumlarsınız? Bu oluşumları Türk futbolu için zaruri bir ihtiyaç olarak görebilir miyiz?

Tabii ki. Bir dönem Türkiye Profesyonel Futbolcular Derneği’nde yöneticilik yaptım. Şu anda derneğin başında Hakan Ünsal var. Çok iyi bir yönetim sergiliyor. Her konuda çok değerli işler yapıyor. Ama bu konunun olmazsa olmazı futbolcular. Hakan Ünsal ile bu konu hakkında konuştuğunuzda ve o sizi bilgilendirdiğinde, söyleyecekleri karşısında ağzınız açık kalacaktır. Futbolcular birliktelik için ne kadar çaba sarf ediyor, onu değerlendirmek gerekir. Eski oyuncular ve alt liglerle ilgili güzel çalışmalar yapıldığını biliyorum. Ama Süper Lig oyuncularının da artık işe el atmaları gerekiyor.

Futbol dışında takip ettiğiniz amatör sporlar var mı?

Açıkçası ben artık amatör spor diye bir kavram olduğunu düşünmüyorum. Benim için tüm sporlar profesyoneldir. Mesela Formula 1’i yakından takip ediyorum. İzlemeyi çok seviyorum. Düşününce Formula 1’e nasıl amatör diyebiliriz ki? Ayrıca Eurosport’tan tenis turnuvalarını takip etmek çok keyifli oluyor. Vaktim olduğu zamanlarda da Euroleague ve NBA izlemeye çalışıyorum.